Narkissos Trajedisiyle Karartılan Dünya!

Nurullah ÇETİN 23 Şubat 2017
Nurullah ÇETİN

 Kibir, tekebbür, büyüklenme, bencillik, egoizm, narsizm gibi kavramlar kişinin kendisinde var olan özellikleri, olduğundan çok çok fazla göstererek ya da hiç olmayan özellikleri var göstererek başka insanlardan üstün ve ayrıcalıklı olduğuna ve onlar üzerinde baskı, tahakküm kurma hakkı olduğuna inanma hastalığıdır.

İnsanın kendisini yüceltmesi, kutsallaştırması hastalığıdır. Kişinin kendisini olağanüstü güzel, başkalarını çirkin zannetme ve güzelliğine herkesin râm olmasını istemeyi en doğal hak olarak görme narsizmdir.

Kur’an’da Yusuf ve Züleyha hikâyeleri bunu anlatır.

Kişinin kendisini çok zengin, başkalarını fakir görme, zenginliği de kendinden bilme ve bu yüzden kendine tapınma narsizmdir. Kur’an’da Karun hikâyeleri bunu anlatır. Kişinin kendisini üstün, başkalarını aşağı görme narsizmdir. Kur’an’da şeytan hikâyeleri bunu anlatır. Kişinin tek başına kendi siyasi iradesinin tek belirleyici, karar verici, tek doğru kıstas olduğuna inanma ve diğer kişileri beşerî iradesinin mahkumu olarak görme narsizmdir.

Kur’an’da Firavun hikâyeleri bunu anlatır.

Bu tavır, hem bireysel olarak kişinin kendi kendisine zarar veren, hem de toplumsal ilişkileri bozan, kötüleştiren, çirkinleştiren bir yaklaşım tarzıdır. Kişinin kendisini merkeze alarak başka insanları yok sayması ve kendisini tek tanrı insan olarak algılaması, evrensel bir hastalıktır ya da sapmadır. Tarih boyunca bu tavır, edebiyatın da konusu olmuştur.

Efsaneler, destanlar, masallar, şiirler, hikâyeler, romanlar, tiyatrolar bu sapmayı değişik boyutlarıyla işlemişlerdir. Bunu Batı edebiyat alanı ile Türk edebiyatı alanı arasında verilen örnekler üzerinden karşılaştırmalı olarak irdeleyelim: Batı kültür, sanat ve edebiyatının temel metinlerinden birisi, Nergis ile Yankı (Narkissos ile Ekho) efsanesidir.

Bu efsane kısaca şöyle: Herkes kendisine âşık olduğu halde hiç kimseyi beğenmeyen Ekho adlı güzel peri kızı, bir gün Narkissos adlı yakışıklı bir avcı delikanlıyı görür ve görür görmez ona vurulur. Bütün genç kızlar ve periler Narkissos’a âşık olmuş ama o hiçbirine yüz vermemiştir. Narkissos Ekho’nun aşkına da karşılık vermez. Ekho, bu karşılıksız aşkın üzüntüsüyle erir, kurur gider, kemikleri kayalara, sesi de bu kayalarda yankıya dönüşür. Olimpos tanrıları bu duruma çok kızarlar ve Ekho’yu üzen Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Verilen ceza şudur: Narkissos bir av sırasında susar. Su içmek üzere bir göl kenarına gelir. Buradan su içmek için eğilir ve suda yansıyan kendi yüzünü görüp ona âşık olur. Kendi güzelliğine, yakışıklılığına o kadar âşık olur ki kendinden geçip kendi görüntüsünü kucaklayarak ona sarılmak ve öpmek üzere hareket edince göle düşer ve boğularak ölür. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür.

Ahmet Muhip Dıranas, “Serenad” adlı şiirinde: “Gözlerin, gönlümde açan nergisler.” der. Narsizm buradan gelir. Kendini beğenme hastalığı olan narsizmin insanı trajik bir felâkete sürüklediğinin simgesel bir anlatımıdır bu.

Tarih boyunca sahih, hakiki, semavi dinleri bozmuş, paganist olmuş ya da reddetmiş Batı, trajediye düşer ve bu trajedinin edebiyatını yapar. Bu efsanede biz işte paganist Batının trajedisini görüyoruz. Narkissos’un arzusu şuydu: Herkes onu beğense bile o kimseyi beğenmeyip sadece kendisini beğenerek sonsuza kadar kendisine âşık olarak yaşamak. Ama katı ve acı gerçeklik ise başkasına değer vermeyip sadece kendisine âşık olanların mutlaka korkunç ve acı bir sona ulaşmasıdır. İşte trajedi budur. Yani arzularla nesnel gerçekliğin çatışması ve bu çatışmadan kişinin kendisini ikna ve teselli edecek bir çözüm ve çare üretememesi halidir. Büyük acıklı kırılma, işte bu trajik haldir. Ekho’nun yankıya gönen bir çığlık haline gelmesi de kadının trajedisidir. Arzularını tatmin için bir çözüm bulamamış ve helâk olmuştur. Onun arzusu da beğenilmekti. İstediği şey, sadece beğenilmek için yaşanan bir hayat kurgusuydu.

Bugün Batı kaynaklı Modernizm, hemen bütünüyle kadının başkaları tarafından beğenilme ihtirasının ve bunun acı tahribatlarının kurumlaşmış halidir. Paganist Batı, bir insan, bir beşer olarak kendisini tanrılaştırdı, buna Hümanizm felsefesi diye bir kılıf uydurdu, sonra kendi dışındaki dünyayı mesela Afrikalıları, Asyalıları, Müslümanları sevmedi. Sadece kendisini, kendi menfaatlerini sevdi, kendisine taptı, kendisine âşık oldu. Kendi aşkıyla sonsuza dek yaşama arzusu ile doluyken mutlaka kendisini boğacak bir göle çattı. Haçlı saldırıları onu boğan göldür.

Birinci ve İkinci Dünya Paylaşım Savaşları onu boğan göllerdir. Materyalist ve seküler hayatın onu içine ittiği ruh buhranı, psikolojik tatminsizlik ve bunalım, onu boğan göllerdir. Şimdi bu son dönemde yine kendisine tapınmaya devam ediyor. Sanırım tekrar onu boğacak mazlumların gözyaşlarından oluşan göller ortaya çıkacak.

Kendini beğenme ve kendine hayran olup tapınma olgusunun bizim edebiyatımızdaki görüntüsü de şöyle: Büyük Divan şairi Nedim bir şiirinde şöyle diyor:

“Niçin sık sık bakarsın böyle mir'at-ı mücellâya

Meğer sen dahi kendi hüsnüne hayrân mısın kâfir”

(Niçin sık sık bakarsın böyle parıl parıl parlayan aynaya;

yoksa sen de kendi güzelliğine hayran mısın kâfir?) Şair sevgilisine hitap ederek onun kendi güzelliğine hayran olmasını, âşığına yüz vermemesini eleştiriyor. Divan şiirinde sevgili âşığına yüz vermez, hep tersler, iter, kaçar. Nedim’in, âdeta Ekho ve Narkissos gibi davranan sevgilisine “kâfir” demesinin bir hikmeti de bu olsa gerek. Zira kâfir kelimesinin asıl anlamı “hakikati örten, görmezlikten gelen, yok sayan, son din, en son hak din olan İslam’ı yok sayan” demektir. O zaman hakikat nedir? Hakikati örten kâfir kimdir? Hakikat, kişinin sadece kendine, kendi güzelliğine, üstünlüğüne, büyüklüğüne, gücüne, zenginliğine tapınmaması gerektiğidir. Eğer tapınırsa kâfir oluyor.

Türk irfanının temel değerlerinden biri tevazudur yani kendi sınırlarını, kendi gerçek değerini bilmek, kendisini olduğundan büyük, değerli, önemli, güzel, güçlü göstermemektir. Zira Türk-İslam kültüründe gerçek bilgi, kişinin kendisini bilmesidir. Yeterliliklerini, haddini, gerçek boyutlarını, güçlü ve zayıf yanlarını bilip ona göre davranmaktır.

Türk şiir ve felsefe dehası Yunus Emre şöyle der:

“İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin

Ya nice okumaktır.”

O, bu ifadeleriyle insanların Narkissos, Ekho ya da Nedim’in “kâfir”i olmaktan uzak durması gerektiğine gönderme yapıyor. Zira “Kendini bilen Rabbini bilir” (Hadis-i şerif). Yani kendini bilen, kendisinin sadece bir insan olduğunu bilir, kendini tanrılaştırmaz, gerçek tanrının kendisi yani insan değil; Allah olduğunu bilir. Dolayısıyla kibirlilik, kendini beğenmişlik, kendi beşerî siyasi iradesini esas görme ve narsizmin çirkinliklerini bu yolla ortaya koymuş oluyor.

Yukarıda örneklerini verdiğim Nedim ve Yunus Emre metinleri, İslam medeniyetinin millî kültüre dönüşmüş yani somutlaşmış soyut temel ilkeleridir. ”Allah dedi: ‘Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?’ İblis dedi ki: ‘Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (Araf Suresi, 12) “Allah: ‘Öyleyse oradan in, orda büyüklenmen senin hakkın olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin." (Araf Suresi, 13) “And olsun ki, İsrâiloğullarını o pek aşağılayıcı azabdan, Fir'avun’dan kurtardık. Çünkü o üstünlük taslayan bir kimse idi, haddi aşanlardandı.” (Duhan Suresi, 30, 31)

Yazarın tüm yazıları